EVLİYA ÇELEBİ ve MERZİFON
Evliya Çelebi, Seyahatnamesi`nde Merzifon için , “Bâdı sabâ-yı şehir güzel olduğundan ehalisi tendürüsttür” diyor. Yani günümüz Türkçesi ile söylersek; şehrin sabah rüzgarı güzel olduğundan, halkı güzel/sağlam vücutludur demeye getiriyor. Merzifon`a uğrayan birkaç seyyahtan biri olan Evliya Çelebi, elbette Merzifon`un yalnızca rüzgarından bahsetmemiştir. Daha birçok özellik ve güzellik Seyahatnamede yer almaktadır. Ancak, ikibinbeş yüz yıllık bir şehir olan Merzifon, büyük tahribatlarla karşı karşıya kalmış ve sinesinde barındırdığı bu güzelliklerin çoğunu günümüze taşıyamayarak tarihî kent olma görünümünü büyük oranda kaybetmiştir. Bu yüzden Evliya Çelebi`nin kendine has üslubuyla anlattığı Merzifon kalesini, leziz ve sulu üzümlerini, Piri Baba Tekkesi civarındaki dükkanları, dokumacıları, boyacı esnafını, eski hanın sol köşesinde asılı duran pehlivan gürzünü ve daha yüzlerce güzelliği bugün ne yazık ki bulamazsınız. Ancak, çoğunlukla Taşan Dağlarından esen kuzey rüzgarlarının nağmelerini, yaz aylarında dahi duyar, sizi sarıp sarmalamasını bugün de hissedebilirsiniz. Merzifon, Orta Karadeniz bölgesinde, Taşan Dağı`nın güney eteklerinde, deniz seviyesinden 750 metre yükseklikte, Amasya iline bağlı bir ilçe merkezidir. Denizle doğrudan ilişkisi yoktur, fakat ulaşım imkanları bakımından oldukça elverişli bir konuma sahiptir. Şehrin adı ile ilgili kayıtlara geçmiş olan iki rivayet, Merzifon`un kuruluş tarihinin, M.Ö 700`lü yıllara kadar uzandığını ortaya koymaktadır. İlk rivayete göre, bugün Marınca diye anılan köyün bulunduğu yerde, bölge valisi Barsevinç, kendi ismini taşıyan bir kasaba inşa ettirmiştir. Bu kasabanın adı zamanla Marsevinç, Mersuvan ve Merzifon şeklini almıştır. İkinci rivayete göre, M.Ö. 222`de bölge valisi 5. Mihridat, Merzpond adında bir kale inşa ettirmiş ve Merzban, Merzifon şeklinde gelişmiştir. Merz kelimesi Farsça`da sınır, fon kelimesinin de Pont`un Arapçalaştırılmış şekli olduğu, dolayısıyla Merzifon kelimesinin Pond sınırı anlamına geldiği kabul edilebilir. Amasyalı coğrafyacı Strabon, Samsun-Amasya toprakları arasında, Phazemon denilen bölgenin merkezini teşkil eden bir köy olduğunu ifade eder. Strabon Roma komutanlarından Pompei`nin, Mitridat`a karşı açtığı savaşta Pont zaferini kazandıktan sonra, bu bölgede yaptığı gezide (M.Ö. 64) Fazemon denilen latif ve engebeli bir ovadan geçtiğini ve bu ovanın merkezi olan Phazemonitid köyüne uğradığını söyler ki, buranın Merzifon olması kuvvetli ihtimaldir. Strabon`un bin köy olarak belirttiği Merzifon ovasında yapılan arkeolojik araştırmalarda, yüzlerce höyük ve yerleşim yeri saptanmıştır. 1994 ile 2000 yılları arasında bölgede ekibiyle çalışmalar yapan Prof. Dr. Mehmet Özsait, tespit ettiği höyük ve yerleşim yerlerinde büyük tahribatlar olduğunu belirterek; bölgenin en erken maddi kültür belgelerini veren yerleşmelerin çok zaman kaybetmeden, sistematik olarak kazılmasının bölge kültür tarihinin aydınlatılmasına önemli ölçüde katkıda bulunacağını ifade etmektedir. 27 yıl Merzifon`da yaşayan Amerikan Koleji Müdürü Georgie White de hatıralarında “Kolej alanında ve etrafında bir arkeolojik bilgi hazinesi yatıyordu. Etrafta, her yönde, birkaç millik at binimi mesafede tamamen veya kısmen yıkılmış kaleler vardı. Bir keresinde bir köyden geçerken muhteşem bir Hitit aslanı, Roma yol taşları, Bizans- Grek-Hıristiyan mezar taşları bulmuştuk. Eski şehir ve kalelerin etrafında, eski kümbetlerde saklı tapınaklarda, benzeri yerlerde bol bulunan boyalı çanak çömleği toplayıp karşılaştırmayı adet haline getirdik” diyerek Merzifon`un arkeolojik zenginliğini anlatmaktadır. Hatta Amerikan Koleji bünyesinde, yedi bin parça esere sahip olan bir botanik ve arkeoloji müzesi kurulmuş, fakat ne yazık ki kolejin kapanması ile birlikte bu eserlerin muhtemelen çok kıymetli olanları misyonerler tarafından götürülmüş, kalanlar ise zaman içerisinde dağılıp gitmiştir. Günümüz Merzifon`unda Hitit, Frig, Pers, Roma ve hatta Selçuklu dönemine ait eser bulmak mümkün değildir. Ayakta kalabilen eserlerin tamamı Osmanlı dönemine aittir. Her ne kadar şu anda yıkılmış vaziyette olan Eski Hamam`ın Roma, Sultaniye Medresesi`nin ise, Selçuklu dönemlerinden kalan eserler olduğu değişik kaynaklarda ifade ediliyorsa da; bu eserler sonraki yüzyıllarda adeta yeniden inşa edilmiş ve orijinal hallerinden hemen hiçbir iz kalmamıştır. Ne yazık ki ihmal, ilgisizlik, kültür ve sanat eserlerine sahip çıkması gereken kurum ve kuruluşların duyarsızlığı gibi sebeplere 1921 yılındaki büyük yangın ve 1943 depremi gibi tabii afetler de eklenince, tarihin birçok evresine şahitlik eden Merzifon`da, günümüze pek az eser ulaşabilmiştir. Merzifon denilince akla ilk gelen elbette, Kara Mustafa Paşa olur. Birçok tarihçinin büyük bir devlet adamı, önemli bir komutan olduğu konusunda ittifak ettiği Paşa, aynı zamanda birçokları tarafından da çok hırslı olmakla itham edilmiş ve zaman zaman alevlenen tartışmalarla, gündemden hiç düşmemiştir. Bir bakarsınız, akademik bir ortamda, Paşamızın askeri dehası anlatılırken, bir başka gün gazete manşetlerinde Viyana`da ona ait olduğu iddia edilen kafatasının orijinalliği tartışma konusu olur; daha da olmadı, Osmanlı coğrafyasına yayılmış olan hayır-hasenat eserlerinin bakımsızlığından, Vakıflar`ın ilgisizliğinden yakınan bir makale karşımıza çıkar. Bilinen bir gerçek varsa, bugün Merzifon`daki tarihi eserlerin en görkemlileri Kara Mustafa Paşa Vakfı bünyesinde yapılmış olanlardır. Merzifon`un en büyük camii olan Paşa Camii, Taşhan, Bedesten, Paşa Hamamı, Tuz Pazarı hamamı ve kırka yakın sokak çeşmesi gibi Merzifon`un tarihi kimliğini oluşturan yapılar, Kara Mustafa Paşa hayratıdır. XVII. yüzyıl, gerçekten de Merzifon için çok ciddi bir inkişaf dönemi olmuştur. Kara Mustafa Paşa`nın kazandırdığı vakıf eserler sayesinde sosyal, ekonomik ve dini anlamda şehrin adeta çehresi değişmiş ve bu atılımın meyvelerini yüzyıllar boyunca devşirmeye devam etmiştir. Merzifon, her ne kadar sahip olduğu stratejik konumdan dola- yı, tarih boyunca zaten önemli bir merkez olmuşsa da, Kara Mustafa Paşa`nın inşa ettirdiği eserler sayesinde, bölgenin en prestijli şehirlerinden birisi olduğu hiç şüphesizdir. Merzifon, birçok Anadolu şehri gibi tarih boyunca sinesinde bir çok güzelliği barındırmasını bilmiş, önemli hadiselere şahit olmuş bir şehirdir. Yirminci yüzyılın başlarına kadar Ermeni, Rum ve Müslümanların bir arada yaşadığı şehrin geçmişi çok ilginç ayrıntılarla doludur. Mesela, 1850 yılında, Samsun`dan, Anadolu`ya çıkarak at üzerinde yaptığı gezi esnasında Merzifon`a da uğrayan Alman bilginlerinden Mortmand adındaki bir elçi, Merzifon`un iki bin yıllık bir kasaba olduğunu yazdıktan sonra, ilginç bir ayrıntıdan bahseder. Mortmand, Merzifon halkının büyük çoğunluğunun Türk olduğunu, ufak bir Ermeni azınlığın bulunduğunu, Müslüman halkın çoğunluğunun, Şerif, yani Peygamber sülalesinden olduğunu ve bu soyluluğa şerifliğin işareti olarak yeşil bir sarık taşımakta olduklarını söyler. Ulaşım imkanları bakımından çok elverişli bir konumda olması Merzifon`un zamanın her diliminde önemli bir şehir olmasını sağlamış ve bu önem sadece ticari alanla sınırlı kalmamış, bilim, kültür, sanat alanlarında da ciddi gelişmeler yaşanmıştır. Bu görüşü destekleyecek şu birkaç özellik, zannediyorum meseleyi açıklığa kavuşturabilecek kifayettedir: Selçuklular tarafından yapılıp Çelebi Sultan Mehmet tarafından onarılan medrese, Anadolu`nun en eski ve ünlü beş medresesinden birisidir. Anadolu`nun ilk kasaba gazetesi olan Merzifon Gazetesi (1910) ve döneminin en önemli sanat dergileri arasına girmeyi başaran Taşan Dergisi aralıklarla da olsa on yıl boyunca Merzifon`da yayınlanmıştır. Anadolu`daki, Amerikan Okulları arasında en önemlilerinden birisi olan Kolej, Teoloji Okulu ve Kızlar okulu uzun yıllar faaliyet göstermiştir. Amerikan eğitim kurumlarının, özellikle azınlıklar üzerindeki olumsuz tesirlerini elbette inkar edemeyiz; ancak Anadolu`ya ilk traktör, bisiklet, motorsiklet, telgraf, baskı teknikleri gibi teknolojik araçların, Merzifon Amerikan Koleji vasıtasıyla getirilmesini de göz ardı etmemek gerekir. 1930-37 yılları arasında Merzifon`da öğretmenlik yapan şair ve yazar Vehbi Cem Aşkun “Sivas`ta elektrik yokken Merzifon`da elektrik ve iki tane sinema bulunuyor, çok uyanık ve aydın bir halkı var.” diyerek Cumhuriyetin ilk yıllarında da Merzifon`un bölgedeki birçok şehirden ilerde olduğunu ifade etmektedir. Tarih boyunca birçok alanda Anadolu`nun en önemli şehirlerinden birisi olma özelliğine sahip olan Merzifon, ne yazık ki özellikle 60`lı ve 70`li yıllarda önemli kayıplara uğramıştır. 80`li yıllarda yapmak istediği atılımlar ise, cılız ve sönük kalmış bir şehir olarak yirmi birinci yüzyıla girmiştir. Bakalım Evliya Çelebi`nin övgüyle bahsettiği rüzgarlar, bu yüzyılda, Merzifon`un üzerindeki ölü toprağını silkip atmasına ve asırlardır sahip olduğu bölgenin parlayan yıldızı olma ünvanına yeniden kavuşmasına vesile olabilecek mi?