Merzifon

merzifon,merzifon com,haber,merzifonbel,merzifonliyiz,merzifon haberleri,merzifon fotograflari, merzifon Kaymakamlığı Resmi Sitesi, merzifon Resmi Kurumları, merzifon İle İlgili Bilgi, merzifon Tarihi, merzifon Rehberi, merzifon Haberleri, merzifon Fotoğrafları, merzifon Gelenekleri, merzifon Türküleri, merzifon İstatistikleri, merzifon Haritası, merzifon Nöbetçi Eczaneleri, merzifon Köyleri, merzifon Ünlüleri, merzifon Okulları, merzifon Sağlık Kuruluşları.

Arşiv için Mayıs, 2008


Merzifon Amerikan Koleji

Şehrin Kuzeyinde ve en yüksek noktasında yaklaşık olarak otuz - kırk dekarlık bir alan üzerinde tesis edilmiş irili ufaklı muhtelif pavyonlardan oluşmuştur. Tapu sicil kaydına göre müessesenin Amerikan Misyoner Cemiyeti tarafından ilk kuruluş tarihi : Eylül 1292, (1876) dır. O zaman göre oldukça büyük ve konforlu bir Hastanesi, modern örgütlü kız ve erkeklere ait Okulu, zengin Kütüphanesi, Müzesi, Eczanesi, Laboratuarı, Marangoz Atölyesi, Sineması ve Rasathanesi vardı. Merzifon Amerikan Kolejinin sıcaklık, basınç ve yağış ölçen Rasathanesinin, 1847 den sonra Anadolu’da kurulan özel Rasatların en ciddilerinden olduğu Milli Eğitim Bakanlığınca yayınlanan «Tanzimat» adlı kitapta belirtilmektedir. Bu Koleje tahsil için Anadolu şehirlerinden başka Balkan Devletleri uyruklu öğrenciler de gelirdi. Birinci Dünya savaşı sırasında siyasî ilişkilerini kesen Amerikalılar, Koleji geçici olarak terk ettiklerinden bir süre (Şifa Yurdu) adiyle askerî hastane olarak kullanıldı. Mütarekeden sonra yöneticileri geri gelerek öğrenimi yine sürdürmeye başlamışlardır. Öğretim heyeti arasında kadın ve erkek Türk öğretmenler de bulunuyordu. Harbin henüz kesin bir barışa bağlanmadığı, mütarekenin bu karışık günlerinde Rum öğrenciler Pontus Kulübü adıyla gizli bir cemiyet (Dernek) kurulduğu, Türk öğrencilerinden birkaç uyanık genç ve bir kadın tarafından Hükümete ihbar edilmesi üzerine Amasya’daki Merkez Ordusu Komutanı’nın emriyle 28 Şubat 1337 (1921) de âni baskınla aramalar yapılmış ve Pontusculuk Teşkilâtına (örgütüne) ait birçok gizli ve zararlı belgeler elde edilmiştir. Bu cemiyetin, öğrenci veya öğretmen adı altında Koleje sokulmuş bulunan ve çoğu Samsun, Bafra yörelerinden olan Rumlar tarafından kurulduğu ve merkezinin yabancı Devletlere kadar uzandığı anlaşılmış ve zamanında yakalandıklarından atılımları yarım kalmıştır.

İstiklâl Savaşından sonra yalnız kız öğrencilere ait olarak ilkokul derecesinde (düzeyinde) ve sınırlı kadro ile yine öğretime Milli Eğitim Bakanlığınca izin verilmiş ise de 1938 yılında tüm binalar Hükümetçe satın alınarak Milli Savunma Bakanlığı emrine verilmesi sonunda, müessese tamamen dağılmıştır. Bir süre 8. Kolordu merkezi olarak kullanılmış, daha sonra Kara Astsubay Okulu’na tahsis edilmiştir.

Merzifon Saat Kulesi

Şair Ziya Paşa Amasya’da mutasarrıf iken Medresenin üzerine büyük bir Saat Kulesi kurdurmuştur. (H. 1282, M. 1866) Ziya Paşa’nın bu Saat Kulesi için şöyle bir tarihi vardır:

Sıyt’ü şân-ı Abdüîaziz’in dehre versin velvele
Halka bildirdikçe bu saat zaman-ı tâât’i
Yaptırıp yazdım ZİYA târih-i cevherdarını
Buldu şehr-i Merzifon şân çünkü geldi saati
1282

Saat kulesinin çanı Marsilya’dan getirilmiştir. Üzerinde MARSEILLE 1874 yazmaktadır.

Merzifon Eski Hamam

Mimarî tarzından ve çok eskiliğinden Bizanslılar zamanından kalma olup Kiliseden bozulduğu eskiden beri abartılarak söylenir. Kâtip Çelebinin Cihannüma’sında Kâfir Hamamı diye kaydettiği hamamdır. Baş taraflarda da anlatılan el yazması, imzasız kâğıtta bu hamam hakkında şöyle bir söylenti vardır:

«Güya Ziyuskrüs adlı bir Rum komutan Taşan Dağının Vezirköprü yakasındaki Beyviran köyünde oturur, Merzifon ve dolaylarına hükmedermiş. Miladın 190. yılında bir seferde iken Varvara ismindeki kızı, o zaman pek yayılmamış olan Hıristiyan Dinini kabul ederek bu hamamın yerine bir kilise yapılmasına ön-ayak olur. Babası dönüşünde kiliseyi görünce kızıp derhal yıktırmış ve kızını da idam etmek isterken kız Taşan Dağına kaçarak saklanmış, babası orada ele geçirerek öldürmüş, cesedini Turhal’a gömdürmüş. Hikâye bu kadar. Yalnız Merzifon’daki Katolik Hıristiyanlarca Varvara adındaki bu kadının Azize’den (kutsal) tanındığı, vaktiyle Taşan Dağının Yuvala Tepesi mevkiinde her yıl (yaz mevsiminde) toplanılarak onun adına âyinler yapıldığını o günlere tanık olan yaşlı kimselerden işitirdik. Bu söylentinin hakikate ne ölçüde uygun olduğunu kesin olarak açığa çıkaracak bir belge yoktur. Ancak dış kapısındaki kitabesi Çelebi Sultan Mehmet devrinde konulmuş olup yapının, bu yöre alınmazdan çok önceleri var olması ve Kâtip Çelebi’nin de eserinde Atik Kâfir Hamamı diye kaydetmektedir. Bu söylentiye bir yönden gerçek payı çıkarmakta ve yapının uzun bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

ESKİ HAMAM (ATİK KAFİR HAMAMI)

(TÜRK MİTOLOJİSİ; EFSANELERİMİZ)

Çok çok eskilerde, müslümanlık gelmemişken, İsa yeni doğmuşken Merzifon’da Ziyokrüs adında bir kral hüküm sürermiş. Bu kralında Varvara adında bir kızı varmış.

O zamanlar Anadolu’da hıristiyanlık pek yokmuş. İnsanlar ateşe, putlara, güneşe tapıyorlarmış. Bunlar adına tapınaklar yapıyorlarmış.

Varvara adaleti seven güvenilir bir kızmış. Şehirdeki insanlara bir yere giderken eşyalarını ona emanet ederlermiş. Hatta kral bile yolculuğa çıkmadan önce anahtarlarını ona teslim edermiş. Ama hıristiyanlarda Varvara’ya eşyalarını bırakmaya başlayınca babası şüphelenmiş. Üstüne üstlük sarayda bazı fitneciler krala kızının İsa’ya ibadet ettiğini, hıristiyan olduğunu söylemişler.

- Kızın İsa’nın peşinden gidiyor. Hıristiyan olmuş, diye babaya kızını gammazlamışlar.

Babada bu söze kanmış. Fakat kızına da kıyamamış. Şimdiki Çorum yolundan solda içerlek bir vadi tabanında Salhan çayının kenarından başlayıp koca bir kayayı oydurarak bir göz oda yaptırmış. Kızını bu odaya hapsetmiş. Oda o şekilde yapılmış ki, gün ışığı almazmış. Tek çıkışıda dik bir merdivenle vadi tabanındaki dereye imiş.

Aradan az bir zaman geçmiş ki kral, kızını rüyasında görmüş. Kızı bir kayanın üzerinde ak-pak oturuyormuş ve ağlıyormuş. “Ben günahsızım istersen gel bak, gözlerinle gör” diyormuş.

Kral ertesi sabah erkenden atlanmış. Adamlarıyla birlikte kızını hapsettiği kayanın başına gitmiş. Bir de ne görsün? Aynı rüyasındaki gibi kızı bir kayanın başında oturup ağlayamıyor mu? Kızını hapsettiği taştan oyulmuş oda yıkılmış. Yalnızca dere kıyısına inen üstü kapalı merdiven kısmı kalmış. Kızıda merdivenin başında oturmuş ağlıyor. Kızına bu işin nasıl olduğunu sormuş:

- Akşam büyük bir gürültü ile mağara başıma yıkıldı. Ama ben kurtuldum. Yanıtını almış. Kral “Bu işte bir keramet var ” diye düşünmüş.
- Ben seni boşuna suçlamışım. Adalet yerini buldu. Diyerek kzıını sarayına geri getirmiş.

Aradan çok zaman geçmiş. Kral kızı Varvara bu kez ciddi olarak hıristiyanlığa geçmiş. Babasından gizli gizli İsa’ya ibadet etmeye başlamış. Bu arada Kral Ziyokrüs’ün yine savaşa gitmesi gerekmiş. Kızının hıristiyan olduğunu bilmediği için de çağırıp hazinesinin anahtarlarını ona teslim etmiş. Giderkende:

- Göreyim seni ben dönünceye kadar Güneş tanrıya yakışır bir tapınak yaptır demiştir.

Varvara’nın ise inanmadığı bir tanrıya tapınak yaptırmak zoruna gittiğinden kilise yaptırmaya karar vermiş. “Babam dönerse hamam yaptırdım derim, dönmezse kilise olarak kullanırım” diye düşünmüş.

Kral Ziyokrüs’ün savaştan dönmesi gecikmiş. Kızı Varvara’da babasından ümidini kesmiş. Yaptırdığı binayı kiliseye çevirip ayinler yapmaya başlamış. Ama ne varki kral dönmüş ve kızı Varvara’yı öldürerek bugün Hıra köyü yakınlarındaki “Cin kalesi” denilen tepeye güneş tanrısına adak olarak gömdürmüş. Üzerine de güneş tapınağı yaptırmış.

Varvara’nın yaptırdığı kilise mi hamam mı belli olmayan binayı ve diğer hıristiyanların binalarını ise içindekilerle birlikte toprağa gömdürmüş. Böylece bu rezaleti tanrısı güneşten saklamak istemiş.

Tüm bu olayların üzerinden bin yılı aşkın bir zaman geçmiş. Müslümanlar, Türkler Anadolu’ya gelmiş. Bir müslüman Türk köylüsü tarlasını sürerken sapanın ucuna hamam mı kilise mi karar verilemeyen binanın bir kenarı takılmış. Toprağı eşeledikçe toprağın altında koca bir bina yattığı anlaşılmış. Şehir halkı hep birlikte binayı açığa çıkarmışlar binanın içi samanla dolu imiş.

- Boşaltmaya uğraşalım samanı yakalım, demişler.

Aslında yakmayıp boşaltsalarmış daha iyi olacakmış. Çünkü binanın içi altın yaldızla işlenmişmiş. Bu işlemeler yangınla erimiş yok olmuş.

Bina ortaya çıkınca şehirdeki hıristiyanlar binayı kilise olarak kullanmak istemişler.

- Bu bina efsanelerde adı geçen, İsa’nın havarilerinden kutsal Varvara anamızın yaptırdığı kilise olmalı. Bize verin kilise olarak kullanalım, demişler.

Müslümanlar ise buranın bir kilise değil bir hamam olduğunu söylemişler. Çünkü kurnaları ve su şebekesi varmış. Yalnız su haznesi yokmuş. Onu da Çelebi Mehmet yaptırmış ve bugün bile kullanılan eski hamam ortaya çıkmış.

Türnük bucağına bağlı Löşdüğün köyünün batısında ve Salhan çayının yatağını teşkil eden bir boğazın içerisinde “Kız kayası ” denilen eski bir eser vardır. Bu eser sivri bir kayanın içi oyularak yapılmış, tabanından tepesine kadar merdivenle dolambaç bir yol açılarak tabii ve sağlam bir kule şekli verilmiştir. (Minare merdivenleri gibidir ama içinde insan ayakta duramaz. Oturarak inmek çıkmak zorundadır.)

Yalnız halk arasında söylendiğine göre; ilk hıristiyanlar bu vadi tabanına saklanıp yaşamışlar. Vadi tabanında bir takım oyuklar gördüysem de insanların yaşayabileceği gibi derin değil. İnsan eliylemi oyulmuş yoksa doğal oyuklar mı onuda anlayamadım.

Ayrıca Taşan dağının yuvala tepesi mevkiinde her yıl yaz mevsiminde rumlar toplanır ve Varvara adındaki bu kadın azizenin adına ayinler yaparlarmış. Yaşlılardan dinledim. Bugün Merzifon’da rum olmadığından bu alışkanlık devam etmiyor. Yaşlıların eski bir manastırın kalıtısı olduğunu söyledikleri yıkıntılara köylüler Cin kalesi demektedir. Kalıntıların manastır kalıntısı mı yoksa kale kalıntısı mı olduğunu anlayamadım.

Eski hamamın külhanı da kendisine göre daha yakın zamanda yapılmıştır. Bu da bir bakışta farkedilmektedir.


KARA MUSTAFA PAŞA HAMAMI

Kara Mustafa Pasa Külliyesi içinde yer alan hamam külliye merkezinin kuzeyinde ve takriben 300 metre kadar uzağında Hacıbali mahallesinde, tarihi kalenin bulunduğu tepenin kuzey eteklerinde inşâ edilmiştir. Külliye binalarından kopuk ve uzakta inşa edilmiş olmasının en önemli nedeni, merkezde daha önceden yapılmış olan hamamların varlığıdır.Paşa’nın Sadrazamlığı zamanında inşasına başlanmış ve Marınca’da yaptırdığı cami’den bir yıl sonra tamamlatılmıştır. Geleneksel Osmanlı mimarisi örneklerindendir.

Kitabesinden de anlaşıldığı gibi 1678 de Pasa Camiine ek olarak yaptırılmıştır. Tek hamam halindeki eserin soyunmalığı kesme tastan yapılmıştır. Arapça kitabesinin tercümesi ; (Bu binanın inşası Sultan İbrahim’in oğlu Sultan Mehmet Han zamanında Sadrı-azam Merzifonlu Mustafa Paşa eliyle vaki olmuştur. Sene 1092, M. 1678).

Hamam isleticileri tarafından izinsiz olarak zaman zaman yapılan onarımlarla iç mekan tarihi özelliklerini büyük oranda kaybetmiştir.


TUZ PAZARI HAMAMI

Külliye binalarının yaklaşık 100 metre kadar güneyinde, kendi adini aldığı Pazar meydanında bulunmaktadır. Kara Mustafa Pasa Vakfından olduğunu belirleyen hiçbir yazılı belge olmamasına rağmen, genel bir temâyül olarak vakıftan olduğu kabul edilmiştir.Kesme tastan yapılmış duvarlar arasında üçer sıra tuğla kullanılarak dış duvarlara ayrı bir güzellik kazandırılmıştır. Hamamın kuzey yönündeki kesme taştan giriş kapısı bulunmaktadır. Dikdörtgen planlı soyunmalık kısmı sekizgen kasnak üzerine oturan bir kubbe ile örtülüdür. Bu kubbe dıştan oluklu kiremitle kaplanmıştır. Kare plandan kubbeye trompların yardımı ile geçilmiştir. Merkezi kubbenin dışında kalan alanlar aynalı tonozlarla örtülüdür. Ayrıca tromplar arasında her duvarda kaş kemerler bulunmaktadır. Böylece soğukluk iki kemerle üç bölüme ayrılmıştır. Sıcaklık kısmı kare planlı olup, bunun da üzeri merkezi bir kubbe ile örtülüdür. Sıcaklık dört eyvanla genişletilmiş ve dört köşesine de dört halvet hücresi yerleştirilmiştir.

Kendisine ait bir tarih bildiren herhangi bir kitabesinin olmaması nedeniyle yapılış tarihi kesin olarak bilinmemektedir.Değişik kaynaklarda verilen tarihler ise hatalıdır.


ÇİFTE HAMAM

Kadın ve erkeklere mahsus ve birbirine bitişik olarak yapılmış iki hamamdan ibarettir. İnşası Fatih Sultan Mehmet zamanındadır. Ünlü Evliyat Çelebi’nin kırk kurnası olduğundan ve bir tarafında gececilerin, bir yanında dabakların (Debbağ) sanatlarını işlediklerinden bahsettiği hamamdır. Aslında berikisinin ondört kurnası vardır. Yapılışından beri değişiklik gördüğüne dair hiçbir iz, belge var olmadığına göre Çelebi’nin âdeti gereği abarttığı anlaşılmaktadır. Kapısı üzerindeki mermer levhaya işlenmiş olan Arapça kitabesinin tercümesi : (Bu Hamam Sultan Murat Han’ın oğlu Sultan Mehmet emriyle yapılmıştır. Allah Mülkünü daim etsin. Sene 878, M. 1462).

Merzifon Bedesten

Kara Mustafa Paşa Külliyesi dahilindeki en önemli tesislerden birisi Bedesten binasıdır. Merzifon Bedesteni, günümüze kadar yıpranarak gelebilmiş dükkan üniteleri hariç, asil fonksiyonunu kaybettikten sonra, geniş hacimli iç mekanı bir müddet dokuma atölyesi, ardından tütün deposu yapılmıştır. Yakın zamanlarda Halk Eğitim Merkezi öğrencileri tarafından kullanılan bina şu anda özel bir tekstil firması tarafından üretim yeri olarak kullanılmaktadır.

Bedesten, Merzifon’un Osmanlı iktisadi tarihindeki önemini vurgulayan en önemli yapılardandır. Fakat ne yazık ki, bazı ilavelerden dolayı kısmen bozulmuş ve zamanla yıpranmıştır.

Merzifon Taş Han

Kara Mustafa Pasa külliyesine ait binalardandır. Osmanlı şehir içi hanlarının tipik bir örneğidir.İnşa kitabesi bulunmadığından yapının kesin yapılış tarihi bilinmemektedir. Vakfiye kayıtlarındaki bilgiler, plan ve mimari özellikleri yapının 17. yüzyılın üçüncü çeyreğinde inşa edilmiş olabileceğini göstermektedir.Hanın yapımında büyük ölçüde düzgün kesilmiş taşlar kullanılmıştır.Tek avlulu, kısmen üç katlı ve kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. Odalarda ocak ve nişler yer almaktadır.Kapıları basık kemerli, pencereleri dikdörtgen formludur.

Hanin mevcut durumuna bakıldığında, restorasyon konusunda bu güne kadar herhangi bir müdahalede bulunulmadığı dikkat çekmektedir. Merzifon Taş Han’ın gerek plan, gerekse mimari konstrüksiyonu açısından Osmanlı hanları içerisinde çok önemli ve ayrı bir yere sahip olduğu söylenebilir. Ancak böylesine önemli bir yapının bu günkü durumu ne yazık ki bu değeri gölgelemektedir. Eğer gerekli önlemler alınmazsa yapıyı çok tehlikeli tahribatlar beklemektedir.

Merzifon Kara Mustafa Paşa Camii

Merzifon’un en büyük camisi olan Kara Mustafa Paşa Camini, Paşa’nın Rikâb-ı Hümâyun kaymakamlığı sırasında yaptırmıştır. Kitabesine göre 1666 yılında yaptırdığı anlaşılmaktadır.Tamamı dikdörtgen planda olan esas ibadet mekanı iki kısımdan müteşekkil olup, tek kubbeli olan esas kısma, kuzeyde kubbe ağırlığı, üç kemer ve iki paye üzerine bindirilmiş, böylece kuzey duvarı geriye alınarak mekan boyuna olarak genişletilmiştir. Dıştan tamamen kesme tastan yapılmış beden duvarlarının üzerinde büyük sekizgen kasnağın dört kösesinde gene sekizgen ve kule seklinde dört küçük kubbe esas kubbenin etrafını süslemektedir.

1930 yılında Merzifon’a uğrayan ve yapıyı inceleyen Gabriel’in çizdiği planda; gerek son cemaat yeri, gerek iç mekandaki bazı elemanların yerleri ve pencere sövelerinin çiziminde bazı farklılıklar vardır. Bu da yapının 1952 Vakıflar Genel Müdürlüğü onarımlarında bazı değişikliklere uğradığını gösterir. Caminin mihrabı ve minberi çok sade bir tarzda yapılmış iken, 1997 yılı yaz aylarında yapılan onarım esnasında bilinçsizce yapılan değişiklikler sonucu minber tamamen değiştirilmiş, mihrap ise büyük oranda tarihi özelliğini kaybetmiştir. Bu değişiklikler esnasında cami iç mekan elemanları ve süslemeler açısından orijinal durumunu nerdeyse tamamen kaybetmiş ve modern bir havaya bürünmüştür.

Caminin en önemli özellikleri arasında yer alan avlusundaki şadırvandır.Şadırvanın üzeri içten bağdadî tarzda kubbe, dıştan kursun kaplı, sivri pramidal bir külahla örtülüdür.Şadırvan külahı içerisinde yer alan ve (1292 hicri) 1875 miladi tarihte Zileli Emin tarafından yapılmış olan manzara resimleri “Geç Dönem Osmanlı Resim Sanatı’nın seçkin örneklerindendir.Bütün şadırvanı boydan boya çeşitli resimler kapladığından buna panorama demek daha doğrudur. Bu panoramada İstanbul’un basta minareleri, sonra sarayları, köşkleri, kışlaları, bostan dolapları, top arabaları, değirmenleri, köprüler, vazolar ..(gibi bir çok obje) yer alır

Paşa Camii 2005 yılının ilk aylarında başlayan restorasyon çalışmasıyla bir kere daha onarımdan geçirilmiştir. Aslına uygun bir tarzda restore edilmesine gayret gösterilen caminin minaresi yeni baştan yapılmıştır.

Merzifon Medrese Önü Camii (Çelebi Sultan Mehmet Camii)

Sultaniye Medresesinin yanında olmasından dolayı halk tarafından Medrese Önü Camii diye söylenegelmektedir. Fatih’in babası İkinci Sultan Murat Han tarafından yaptırılmıştır. Merzifon’un en büyük camilerindendir. Uzun yıllar askerî depo olarak kullanılmıştır. Sonraları halk tarafından esaslı onarım yapılmıştır.Uzunca bir dikdörtgen plan teskil eden caminin üzerini ahsap tavanli kiremitli bir çati örtmektedir.Caminin biri kuzeyde, digerleri dogu ve batida olmak üzere üç kapisi bulunmaktadir ki bunlardan dogu kenardaki kapinin kanatlari ahsap oymaciligi bakimindan oldukça güzeldir. Bu kapinin 1904 yangininda yok olan Ulu Camiye ait oldugu ve yangindan kurtarilarak buraya takildigi söylenmektedir.Caminin bütün tavani, Merzifon’daki diger ahsap tavanli camilerde oldugu gibi asi boyalari ile nakisli iken yapilan tamirlerde tavan degistirildiginden sadece eski kirisler üzerinde pek az nakis kalmistir. Mihrabin bütün etrafini biri dar, digeri genis iki kitabe bordürü çevirmektedir ki, bunlar Ayet-el- Kürsî’dir. Kitabesinin Arapçadan tercümesi : (Bu Cami Sultan Mehmed’in oğlu büyük Sultan Murat Han’ın emriyle yapılmıştır. Allah Mülkünü baki kılsın. (Sene: 830, M. 1420).

Merzifon Sultaniye Medresesi (Çelebi Mehmet Medresesi)

Eski Hükümet Konağı ile Çelebi Sultan Mehmet Cami arasında, üzerinde Saat Kulesi oturtulmuş olan Taş Yapı’dır. Selçuk Devleti zamanından kalmadır. Medrese ve İmaret olarak yapılmış olup Çelebi Sultan Mehmet Han tarafından padişahlığının ilk yıllarında bazı değişiklikle onarılmış ve o zaman kitabesi değiştirilmiştir. Bu Medresede ilk Müderrislik yapan zat: Kaziasker Feridettin Mehmet Çelebi’dir. Bundan sonra Mevlâna İlyas bin-i Yahya, Seyyit Şemsettin Ahmet Kırımı, Rükniddin Abdülkerim Amasî, Nizamettin Abdurrahman Afitabî gibi birçok bilgin ve fâzıl kimseler ders okutmuşlardır.Bunlardan Mevlâna İlyas Bin-i Yahya’nın kabri Şeyh Abdurrahim Rumî’nin haziresindedir (etrafı çevrilmiş kabristan). Kitabesine göre ölümü (H. 852) yılındadır. Bu zat Buhara’da tahsilini bitirip Mevlâna Hâce Mehmet Parsa’dan icazetnamesini alıp (H. 821) de Merzifon’a gelmiş, buraya hem Müderris, hem Kadı, Hem de Müfti olarak bu mansıpların her üçüne birden tayin edilmiş ve H. 852 yılında ölmüştür. (Mir’ât-ı Kâinat C. 2, S. 54) Amasya tarihine göre dersler H. 126 da tatile uğramıştır. Eskiden dershane olan hücrelerden bir kısmı bazı resmî dairelerin evrak mahzeni olarak kullanılmaktadır. Son zamanlarda bakımsızlıktan çok harap ve acınacak bir duruma gelmiş iken Belediye Reisi Kâşif Mercan’ın unutulmaz yardımıyla esaslı şekilde restore edilmiş ve bir de kitaplık tesis olunmuştur. Selçuk mimarisinin çok sanatkârane bir eseri olan kabartma yazı ve nakışlı cümle kapısı da Ankara’daki Etnografya Müzesine kaldırılmıştır.

Medresenin ön yüzünde ve yüksekteki üç bölüme ayrılmış olan mermer kitabelerin en ortasındaki yazı aynen şöyledir:

Emere bibina-i hâzihi elmedresetüşşerife
Essuîtanül-âzam sultan Mehmet bin-i Bayezit
Halledalahü sultanehü fî (817)

Medresenin cümle kapısının her iki yanlarındaki mermer duvarlar üzerinde - vaktiyle bu Medresede tahsilini yapmış öğrenciler tarafından yazıldığı anlaşılan - bazı olaylara ait notlar vardır. Duvarların muhtelif yerlerine siyah çini mürekkeple yazılmış bulunan bu notları, bazı tarihi hatıralar taşıması ve bu medreseye nerelerden öğrenci geldiğini de bize anlatması nedeniyle aynen aktarıyorum: «Vechi tahrir harf budur ki 1171 senesinde Buğdayın kilesi yirmi kuruşa verilip çek âdemler helak oldu. Ve çook âdemler dinden çıktı, katlolundu. İmza - Elhat Arabkirli Molla İbrahim». «1189 senesinin mâh-ı abrulunun - Nisan ayının - beşinci gününde bir azit şita - kış - olmuştur ki yakın vakitlerde böyle bir şita olmamıştır. Pek ziyade zahmet çekilmiştir. Gaflet olunmaya. İmza - Abdülfakir Esseyid Ali Tokadî Şahbey». «Bâis-i harf budurki 1079 senesi Rebiül-evveünin evvel cumasının kuşluk zamanı bir büyük zelzele olup nice evler ve nice camiler ve minareler yıkılıp nice canlar telef olmuştur. Ve tahririn’de olduğu. İmza okunmadı.»

O zaman defterime kaydetmiş olduğum bu notlar, 952 yılında Belediyenin yaptırdığı onarım ve duvarların temizliği esnasında silinmiştir.

Merzifon Yöresel Kiyafetleri

MERZİFON YÖRESİ BİNDALLILARI

CEPKEN

Önü düğmesiz, yelek boyu bele kadar, etrafı sırma ve ortası kasnak işi ipek ile süslü , altına gömlek giyilen, siyah fes ve mor renkte olan bir giyim eşyasıdır. Önceleri günlük kıyafet olarak giyilirken, sondan düğünlerde ve özel gönlerde giyilen bir kıyafet şekli olmuştur.

ŞALVAR

İpek canfes denilen bir kumaştan yapılan, boğma paçalı, paça kısmı dar ve uçkurlu bir kıyafettir.

ÜÇ ETEK

Üç parçadan ibaret olan bir kıyafettir. Parçaların birisi sağda, birisi solda, birisi de arkada olmak üzere boydan boya uzanır. Sağ ve solda yer alan ucu  bele sokulur. İçten ipekli şalvar bu şekilde görünür. Üç eteğin her heri simden (gümüş tel) işlenir veya telli denilen kumaştan yapılır. Üçetek içten astarlıdır.

PEŞSİZ ENTARİLER (BİNDALLI)

Çoğunlukla baştan geçirilmek suretiyle giyilir. Ön taraftan bele kadar olan kısmı ve bazılarının da hem ön ve hem de yanları açıktır. Kol kapakları ve yakaları değişiktir. Beden kısmında o kadar değişikliğe tesadüf edilmez. Bu elbisede formdan ziyade baştan ayağa kadar ön ve arka tarafların işlemelerle kaplı olmasına önem verilir. Bu entarilerin muhtelif devirlerde ve muhtelif tesirler altında dikildiği tahmin edilmektedir. Çoğu hazır olarak çarşıdan satın alınırdı. İlk zamanlarda bir gelin elbisesi olarak kullanılmış ve daha sonra düğünlerde, sair günlerde giyilmeye başlanmıştır.

Peşsiz entarilere Anadolu’nun bütün bölgelerinde tesadüf edilir ve her yerde “Bindallı” adı verilir. Çoğunlukla koyu kadifeden yapılan bu entarilerin son zamana ait olanlarının yaka, kol ve etek kenarları dantellerle çevrilmiştir.

FES (TEPELİK)

Altı pamukla doldurulmuş şerit üzerine (helezon şeklinde) küşük altın veya paralar dizilerek hazırlanan bir kıyafettir. Üç tane bağı bulunur. Bağlar, altın veya gümüş dizilmiş olarak hazırlanır. Tepelik arkadan bağlanır, üzerine renkli ince krep, krep üzerine de oyalı süslü yemeni örtülür.

Açıklama: Fesin tamamen altın ve paralardan oluşması nedeniyle sahipleri tarafından satılmıştır. Yöremizde gerçeğine rastlanmayan fes hakkında sadece yukarıda bulunan fotoğraflardan bilgi edinilebilmiştir.

BİNDALLI - 1

Bu kıyafet 1950 yılında sahibinin kayınvalidesi tarafından İstanbul’dan 180 liraya  alınmıştır. Yapıldığı tarih bilinmemektedir. Eski halini korumaktadır ve hiçbir onarın görmemiştir. Gelin kıyafeti olarak satın alınmış ancak şu anda tören giysisi olarak kullanılmaktadır.  Kıyafet elde makina dikişi ile dikilmiştir. Sim, pul ve dantel kullanılarak çiçek desenli olarak süslemesi yapılmıştır.

BİNDALLI - 2

Bu kıyafet sahibine kayınvalidesinden kalmıştır. Ne zaman ve nereden alındığı bilinmemektedir. Onarım görmemiştir ve eski halini korumaktadır. Tören giysisi olarak kullanılmaktadır. Kıyafet elde makina dikişi ile dikilmiştir. Sim, pul ve dantel kullanılarak çiçek desenli olarak altın renginde süslemesi yapılmıştır.

BİNDALLI - 3

Bu kıyafet sahibine kayınvalidesinden kalmıştır. Ne zaman ve nereden alındığı bilinmemektedir. Onarım görmemiştir ve eski halini korumaktadır. Tören giysisi olarak kullanılmaktadır. Kıyafet elde makina dikişi ile dikilmiştir. Sim, pul ve dantel kullanılarak çiçek desenli olarak altın renginde süslemesi yapılmıştır.

BİNDALLI - 4

Bu kıyafet sahibine anneannesinden kalmıştır.Ne zaman ve nereden alındığı bilinmemektedir. Onarım görmemiştir fakat kumaşın bazı yerlerinde dökülmeler olmuştur.

BİNDALLI - 5

Bu kıyafet sahibine kayınvalidesinin kayınvalidesinden kalmıştır. Ne zaman ve nereden alındığı bilinmemektedir. Onarım görmemiştir ancak bazı yerlerde kumaşın tüyleri dökülmüş ve simler tahribata uğramıştır. Tören giysisi olarak kullanılmaktadır.

BİNDALLI - 6

Bu kıyafet sahibine anneannesinden kalmıştır.Ne zaman ve nereden alındığı bilinmemektedir.  Bindallı sökülüp yeniden dikilmiştir ve kadifesi kullanılmak üzere bazı yerlerindeki işlemeler sökülmüştür.

BİNDALLI - 7

Bu kıyafet 1970 yılında sahibi tarafından İstanbul’dan satın alınmıştır. Yapıldığı tarih bilinmemektedir. Eski halini korumaktadır ve hiçbir onarın görmemiştir.

BİNDALLI - 8

Kıyafet 1950 yılında sahibinin eline geçmiştir. Kayınvalidesi İstanbul’dan hediye olarak getirmiştir. Bir süre yatak örtüsü olarak kullanılan bindallı daha sonra yine eski haline getirilmiştir. Giysiyi sahibi kızına verdiği için yut dışına gitmiştir.

Hasır Günü Merzifon

Şimdilerde unutulmuş olan bir geleneği vardı Merzifon’un, Hasır.!

Nisan ayının ikinci haftasının pazar günü kutlanırdı.(NEVRUZ’a denk gelen günlerde)Anılan günün sabahı henüz hava aydınlanmadan, önceden hazırlanan yakacaklar yakılarak yapılan bir şenlikti Hasır.

Mahalle ya da sokakların genç erkekleri, bu gün için haftalarca önceden hazırlık yapar,o günde yakılabilecek yakacağın en fazlasını toplayabilmek için adeta yarışır ve toplananları sokaklarının emin bir yerine yığarlardı.Günün adına yakılan en gözde yakacak da eski hasırlardı.

Nisan ayının ikinci cumartesisini pazara bağlayan gece çok önemliydi.O gece ya hiç yatılmaz ya da yakacakların başına nöbetçiler bırakılır, sırayla nöbet tutulurdu.Çünkü mahalle grupları arasında birbirlerinin yakacaklarını çaktırmadan aşırmak yerleşmiş bir gelenekti.

Pazar sabahı gün ağarmadan ateş yakılır ve ilgili tüm kapılar çalınarak herkesin kalkması sağlanırdı.Yakılan oldukça da büyük ateşin üzerinden atlarken,r1;Gavur kilit ben yiğit.r1; diye naralar atmak da alışılmış bir gelenekti.Ateşe atılan çalı ve otların çevresine sarılan eski hasırların yanarken oluşturduğu görüntüler ise o zamanlar bizim için bambaşka bir güzellikti.

Yakacakların yakılması işi tamamlandıktan sonra, ortada yığılıp kalan ateşte, herkes boyalı yumurtalarını pişirir, ütmecesine yumurtalar tokuşturulur,hep birlikte güle eğlene neşeli bir sabah kahvaltısı yapılırdı.Toplumsal birliğin oluşturulmasında çok etkin rolü olan bu tür bir geleneğin unutulmuş olması, bazılarının da unutulmaya yüz tutmuş olmaları, gerçekten de içler acısı.